Seni Yüce Çamaşır Suyu

Yatağın sağ tarafından köpeğimin üzerime atlamasıyla rutin bir kalkış daha yakaladım bu sabah. Her gün bir öncekinin aynısıydı ve yaşamaya değer bulan her hücrem gün geçtikçe ölüyordu. Yatağımdan doğrulup karşımdaki ayna sayesinde kendimle göz göze geldim.

Yüreğimin yorgunluğunun bedenime yansımasını uzun uzun izledim. Göz altlarım ,geceleri uyuyamamalarımdan; dudaklarım, sürekli ısırılmaktan mordu. Aynada her noktamı teker  teker incelerken, kahvaltı yapmam gerektiğini zamanın su gibi akıp gittiğini unuttum. Hiçbir şey yapmaya mecalim yoktu ama  yaşadığımı belli etmek zorunda olduğum insanlar vardı. Aynanın karşısından zar zor ayrılıp mutfağa attım kendimi, uyduruktan bir omlet yapabildim. Oysa ne çok severdim sabahları bir müzik açıp dans ederek mutfağa girip oyalana oyalana omlet yapmayı…Kahvaltımı yaptıktan sonra telefonuma gelen mesajlar sayesinde dışarı çıkmak zorunda olduğum dank etti aklıma. Aynanın karşısına tekrar geçtim. Kömür karası saçlarım birbirine dolanmış bir halat gibi sıkıyorlardı boğazımı, bir ölünün beyazlığı kaplamıştı yüzümü…

   Göz altlarımı kapatmak için elime aldığım kapatıcıyı bir tılsımlı taş edasıyla sıkıp ‘güçlü olmak zorundasın!’ diye avazım çıktığı kadar bağırdım. Kimseye belli etmemem gerektiğini bildiğim bir yük vardı omuzlarımda, yüreğimde, ellerimde, ayak bileklerimde, parmak uçlarımda  her yerimde… bu yüzdendir ki hiç olmadığı kadar özen göstermeliydim kendime. Makyajımı yaptım, kalkıp giyindim ve aynanın karşısına tekrar geçtim. Bir şeyler eksikti, eksik bir şey vardı hayatımda…

   Evden çıkıp kuaföre atıverdim kendimi, saçlarımı omuzlarımdan yukarı kestirirsem omuzlarımdaki yükler azalır sanıyordum. Aslında kuaför koltuğundan kalkıp o aynaya baktığım ilk beş saniye uçuveriyordu bütün yükler ama o kadar işte, sadece beş saniye…

Alışılagelmiş buluşmalardan birine gitmem  ve dönen muhabbetlere sanki onaylıyormuşçasına gülücükler atmam, yüzümü asla düşürmemem gerekiyordu. Hayır, o gülücüklerin altında  tabi ki sakinleştiriciler, duvarları yumruklayışlar, yastığın ön tarafı ıslandı diye tersine çevirip komple yastığı ıslatışlar, düşünceleri susturmak için  saçlarını yoluşlar, sabahlara kadar temizlik yapışlar ya da kendimi titreşime alıp hastaneye kaldırışlar yoktu…aslında vardı ama yoktu işte, olmaması gerekiyordu…

   Ev duvarlarının üzerime üzerime gelmesi yetmiyormuş gibi şimdi de oturduğum kafenin duvarları üzerime geliyordu. Oysa sadece kapıya bakıyordum, oğlunun evin kapısından sağ sağlim girmesini bekleyen bir anne edasıyla kafenin kapısına diken üzerinde oturur bir vaziyette bakıyordum. Oysa kapıdan girecek kimse yoktu, hatta ’neden kapıya bakıyorsun?’ diye sorsalar verecek cevabım bile yoktu. Sürekli kalkacağımı dile vurmaya başladım ama ne mümkündü, en yakın arkadaşlarımın yanında en yabancı hissediyordum çünkü onları kandırdığımı biliyordum. Bu gülüşlerin yalan olduğunu benim kadar onlarda biliyordu aslında,  sadece bozuntuya vermiyorlardı. Zar zor ayrıldım yanlarından.

    Düşünecek çok şey vardı ama ben bir press makinesi gibi bastırıp duruyordum. Yolda yürürken üzerimdeki siyah elbisenin bir korse gibi beni sıktığını fark ettim, elbisenin sıkmasından olacak ki göğsüme batıp duran bir acı canımı çok yakıyordu, sutyen telimin çıktığını düşünüp elimi göğsüme attım, tel yerindeydi ve üzerimdeki elbise boldu iyi ama göğsümde neden acı hissediyordum? Topuklu ayakkabı seslerinin kafamdaki boşluğa vurup durduğunu fark ettim. Yol boyunca dişlerimi sıkıp duymamazlığa gelmeye çalışsam da nafileydi. Kafamdaki düşünceleri bastırırken benliğimi bastırdığımı fark ettim, olduğum kişiden çıktığımı, insanlara çok fazla müsama gösterdiğimi, asla yapmam dediğim her şeyi yaptığımı ve bunları düşünürken göğsümdeki acının kendini derin bir yanmaya devrettiğini…

Ben kime dönüşüyordum?

Oysa dönüşüm; insanın bir böceğe dönüşüp bir daha geri dönmemesinden ibaretti. Sevgili Kafka bana öyle öğretmişti.

Bir böceğe dönüşüyordum ve acı olan eğer geri insana dönüşemezsem ya bir böcek gibi yaşayacak ya da bir köşede durup birinin beni ezmesini bekleyecektim. Nitekim niyetim asla ezilmek değildi.

Vücudum alev alev yanmaya ve soğuk soğuk terlemeye başladı. Ben böceğe dönüşemezdim! Ben bir böcek gibi ezilemezdim! Peki ama bir böceğe dönüşmemek  ya da böceğe dönüşsem de ezilmemek için ne yapıyordum? Kabuğuma çekilmiş ben hala mutluyum hiçbir şey umurumda değil naraları atıp beni böceğe dönüştürene sessiz kalarak nasıl ezilmemeyi planlayabilirdim. Dönüşümün başladığını hissettiğim her bir saniye etrafıma boş boş bakıyor beynimi donduruyor ve bir şeyleri düşünmemek için çamaşır suyuna sarılıyordum.

Çamaşır suyu bir evin olmazsa olması temizlik yapanların kahramanı lekelerin ve mikropların baş düşmanıydı..

Seni yüce çamaşır suyu…

Mutfak tezgahındaki 3 gün önce dökülmüş yağ lekesini şip şak çıkarıyorsun da neden insanların ben duygularını içlerinden çıkaramıyorsun? Peki sadece görevi leke çıkartmak, mikropları yok etmek olan sıradan çamaşır suyuna kafamdaki lekeleri de arındıracakmış çünkü o yüce bir güçmüş gibi sarılıyordum? Böcekler çamaşır suyunda ölür, intihar mı bu ihtimalim?

Elimdeki şişlik acıya acıya sanki yüreğimi ovalıyormuş gibi sert sert mutfak tezgahını ovalıyordum.

Eve ne zaman geldiğimi ne ara üzerimi değiştirdiğimi ya da ne ara mutfağa gidip bütün dolapları boşalttığımı hatırlamıyordum bile.Göğsümden genzime yayılan bir yanma hala devam ediyordu ve ellerimde yüreğim gibi parçalanmıştı.

Ah sevgili çamaşır suyu seni bu kadar severken neden bana bu kadar zarar verdin ki diye oturup çamaşır suyuna bağıracaktım şimdi.

 


 İBK

Bu blogdaki popüler yayınlar

Yabani Fesleğen

ALIŞILAGELMİŞ I-II-III

TERCİHLER VAHŞETİN ÇAĞRISI MIYDI BİZLERE?